Bizans İstanbulu – Ucuz Tarih http://www.ucuztarih.com Sat, 13 May 2017 20:31:22 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.4.1 BİZANS İSTANBULUNDAN MERAKLI SAYFALAR 3: İSTANBUL’DA LATİN İMPARATORLUĞU NASIL KURULDU? http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-3-istanbulda-latin-imparatorlugu-nasil-kuruldu/ http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-3-istanbulda-latin-imparatorlugu-nasil-kuruldu/#respond Sat, 13 May 2017 20:31:22 +0000 http://www.ucuztarih.com/?p=3933 İstanbul’un Türkler tarafından fethinin Beş yüzüncü yıldönümü münasebetiyle neşredilen yazılarda, muhtelif vesilelerle, şehrin daha önceleri, Dördüncü Haçlı seferi ordusu mensupları tarafından tahrip ve yağma edilmiş olduğundan bahsedildi. Dördüncü Haçlı seferine katılan Bati1 Avrupalı şövalyeler Hıristiyan, ana gayeleri de Müslümanlara karşı cenk etmek ve onları Filistindeki mukaddes yerlerden çıkarmak olduğuna göre, bu hususlarda geniş bilgiye sahip bulunmıyan okuyucu garip bir tereddüt içinde kalır. Öyle ya, Hıristiyanlığın mukaddes hatıralarına sahip yerleri, Müslümanların ellerinden kurtarmağa gittiklerini iddia eden bu şövalyelerin, yine bir Hıristiyan memleketi olan Bizans’ta işleri nedir, ve bu imparatorluğun başkendini, İstanbul’u 1204 de zaptetmelerinin, Haçlı seferlerinin ana gayesi ile ne gibi bir alâkası olabilir? İşte bu yazımızda ilk bakışta hayli garip gözüken hâdisenin kısa bir hikâyesini vermeğe çalışacağız.

Bizans imparatorluğu 12. asırda Komnenos sülâlesi zamanında parlak günler yaşamış, sonra, aynı asrın nihayetine doğru devletin iç durumunda tehlikeli bir çöküntüye doğru süratli bir sürükleniş başlamıştı. Başka bir vesile ile anlatacağımız korkunç bir cinayetle tahtı eline geçiren I. Andronikos Komnenos (1183 1185) un ilk icraatı, Komnenos’lar ailesinin bütün fertlerini ortadan kaldırmak olmuştu. İşte bu sıralarda Komnenos ailesi ile uzak bir akrabalığı olan fakir Angelos ailesinin üç oğlunu da takip ettirmişti. Bu üç delikanlı canlarını kurtarmak için muhtelif istikametlere dağıldılar, netice bir tanesi bir manastıra girerek rahip oldu, ikinci kardeş Aleksiyos, Anadolu’da Müslümanlara esir düştü, nihayet üçüncüleri İsaakos ise, İstanbul’da dul bir kadının evine gizlendi. İsaakos’un izinin bulunması pek uzun sürmedi. Onu yakalamağa memur olan vali, bizzat eve gelmiş ve delikanlıyı yakalamaya savaşmıştı ama birkaç saate kadar cellâda teslim edileceğini önceden bilen genç İsaakos, hayatında ilk ve son cüreti göstererek eline geçirdiği bir kılıçla, valinin kafasını ortadan yanvermişti. Bu işin dehşetini o anda idrâk eden delikanlı, derhal evden fırlamış, valinin muhteşem koşumlu ve eğerli atına atlıyarak dolu dizgin Ayasofya’ya doğru kaçmıştı. Bu sırada imparator şehrin dışında avda olduğundan, halkın ekseriyeti, sokaklardan “Savulun, iblisi öldürdüm!” diye haykırarak giden bu süvarinin, imparatoru öldürdüğünü zannetmiş ve derhal bir ayaklanma başlamıştı. Halkın kaynaşması o derece kuvvetli olmuş ve çabuk netice vermişti ki, İsaakos suçlu olarak girdiği Ayasofya’dan ertesi gün imparator ilân edilmiş olarak çıkıyordu! N. İsaakos Angelos adı ile 1185 den 1195 e kadar Bizans imparatorluğunu idare eden bu şahıs, yüksek kabiliyette bir hükümdar değildi. Zaten tahtı, kudret ve zekâsından ziyade can korkusu ile nasılsa elinden çıkan bir cinayete, garip bir tesadüf ile talihe borçlu idi. İsaakos idareyi elde edince, kardeşi Aleksiyos’u da düşünmüş ve artık imparator kardeşi olduğu için kıymeti arttığından, onu bir hayli fidye vererek esaretten kurtararak yanma getirtmişti.

Aleksiyos şükran borcunu ödemekte (!) kusur etmedi. Çok geçmeden, ne iyi bir idareci, ne de o devrin istediği derecede mükemmel bir asker olabilen İsaakos’un aleyhindeki entrikaları idare etmeğe başladı. Nihayet Isaakos’un avda olduğu bir sırada, Aleksiyos belli başlı kumandanların taraftarlığı ile 8 Nisan 1195 günü, NI. Aleksiyos adı ile imparator ilân edildi. Bu oldu bitti karşısında şaşıran İsaakos önce İstanbul’a dönüp vaziyete hâkim olmayı akimdan geçirmiş, fakat durumun tamamen kendi aleyhinde olduğunu öğrenince Makedonya istikametine atını sürmüştü. Talihi artık dönen imparator fazla kaçamadı, yolda iltica ettiği bir yerde ihanete uğradı ve İstanbul’a teslim edildi. Aleksiyos, kendisini esaretten kurtarmış olan kardeşine karşı son derece merhametsiz davrandı, onu gözlerine mil çektirdikten yani kızgın demirle kör ettirdikten sonra, bugünkü Eğrikapı’nın iç tarafındaki sahada uzanan Blakerna sarayının zindanına attırdı. Bir rivayete göre bu zindanlar, hâlâ îvaz efendi camimin avlusunun altında, surlara bitişik olarak uzanan ve Anemas zindanı adını taşıyan karanlık ve korkunç dehlizlerdi. İsaakos’un ilk karısından olan ve yine. Aleksiyos adını taşıyan oğlu ise, bu hengâmede canını kurtarabilmiş ve selâmeti, pek akraba canlısı olmadığı artık anlaşılan amcasından kaçıp Almanyaya, eniştesinin yanma kapağı atmakta bulmuştu.

Tahtın tek sahibi olduğuna kani bulunan NI. Aleksiyos, hudutsuz bir müsriflikle hâzineyi dağıtmıya başlamakta gecikmedi. Gayesi para kuvveti ile herkesi memnun ederek taraftarlarım çoğaltmaktı. Fakat çok geçmeden bunun çıkar yol olmadığını anladı. Para kalmadığından, ordunun masrafları karşılanamıyordu. Bu ailenin diğer fertleri gibi, ince bir siyaset zekâsından mahrum olduğu anlaşılan Aleksiyos’un dizginleri zaten, şahane bir güzelliğe sahip olan karısı Öfrosina’nın elinde bulunuyordu. Bu zeki, becerikli, güzel kadın kocası üzerinde o derece nüfuza malikti ki, bir âşığı olduğunun öğrenilmesi üzerine bir müddet saraydan uzaklaştırılmış fakat sonra yine kocası tarafından affedilmişti. Bizans, aşın serbest bir imparatoriçe, kabiliyetsiz bir imparator ve bu idareden artık memnun olmamıya başlıyan bir halk kütlesinin entrikalarına sahne olurken Batıda mühim bir hâdise cereyan ediyordu.

Bu sıralarda Batıda yeni bir Haçlı seferinin hazırlanmasına başlanmıştı. Fakat bu Haçlı ordusunun yola çıkabilmesi için her şeyden önce gemi lâzımdı ve buna da Venedik sahipti. Venedik doju yani başkanı Enriko Dandolo adındaki ihtiyanın ise başlıca iki arzusu vardı. Bunlardan biri Bizans imparatorluğunun yrkılmasmı istiyecek kadar korkunç bir kin, diğeri ise Venediğe ait iken Macar hâkimiyetine giren Zara şehrinin geri alınması idi. Dandolo, bu arzularının yerine getirilebilmesi hususunda Haçlı ordusundan istifade edebileceğini derhal anlamış ve onlara muayyen bazı şartlar mukabilinde Venediğin istenilen gemileri temin edeceğini bildirmişti. Bu anlaşmaya göre elli gemi temin ederek dokuz aylık iaşeleri ile birlikte 4500 şövalye ve 20.000 piyadeyi nakledecekler, fakat buna mukabil kendilerine 85.000 altın ödenecek ve işgal edilecek yabancı memleketlerden ellerine geçecek ganimetlerin yarısına Venedik ortak olacaktı. Bu anlaşma Haçlıları kıskıvrak Venediklilerin avucuna teslim etmekte gecikmedi. Böyle yüksek dinî bir gaye uğruna yardım etmeği “sıcak göz yaşları” ile ıslanan bir inanışla (!) kabul ettiklerini iddia eden Venedikliler, daha Haçlı ordusu Venedik’te toplanır toplanmaz hazırlanmış olan gemileri göstererek, 85.000 altını ödemelerini istemişlerdi. Zavallı şövalyeler üzerlerindeki her türlü kıymetli eşyayı vermelerine, ellerinde yalnız

silâhları ve beygirleri kalıncaya kadar soyulmalarına rağmen Venedik’i tatmin edememişlerdi. Çünkü, Haçlıların daha 50.000 altın borçları kalıyordu ve bunu ödeyebilmelerine de maddeten imkân yoktu. Doj Enriko Dandolo’nun da beklediği zaten böyle bir fırsattı, derhal ortaya yeni bir teklif attı. Haçlılar, borçlarını ödeyemediklerine göre, hiç değilse bir müddet için Venedik hesabına hizmet edebilirlerdi. Haçlılar için artık geri dönmeğe imkân kalmamıştı. Papa, şövalyeleri, Hıristiyan memleketlere bahusus kendisi de Haçlı ordusuna mensup bir krala ait Zara’ya saldırmaktan vazgeçirmeğe çalıştı ise de bir netice elde edemedi. Haçlılar bu şehre hücum ettiler ve beş gün süren bir muhasaradan sonra aldılar. Bu Hıristiyan şehrinin yağma edilmesinden sonra Haçh ordusu evleri paylaştı ve yerleşti. Fakat Fransızlar ile en iyi evleri kapan Venedikliler arasında bu yüzden çıkan bir dövüş o derece kanlı oldu ki, bu kavgaca,’ beş günlük muhasara sırasında dökülenden çok daha fazla kan döküldü.

Haçlılar Zara’da iken, İsaakos’un damadı Alman Kralı Filip onlara bir teklifte bulunuyordu. Filip’in teklifi kısaca şu idi: Bizans’tan kaçarak yanma gelmiş olan gene Aleksiyos, babasını kurtararak tekrar tahta çıkarmak için Haçlılardan yardım istemekteydi. Bu yardım temin edildiği takdirde, Aleksiyos, Haçh ordusuna 200.000 altın verecek, bir sene müddetle bütün Haçh donanma ve ordusunu besliyecek, Haçlı ordusu Suriye üzerine yürürken kendisi de 10.000 kişilik bir ordu ile bizzat bu sefere iştirâk edecek, ayrıca bütün hayatı boyunca, Filistinde çarpışan 500 Batılı şövalyenin masraflarını karşılayacak ve o zaman için çok mühim bir şey daha yapacak, Bizans halkına katolikliği resmen kabul ettirecekti. Bu hatıra hayale gelmiyecek derecede parlak bir teklifti. Tabiî bu mesele müzakere edilirken gerek Filip gerekse, ikinci emeline de muvaffak olmak üzere olduğunu hisseden Dandolo, Haçlıları razı etmek için gayret sarfediyorlardı. Artık bu seferin mânası kaybolmuş ve seferi idare edenlerin ekserisinde her şeyden önce bol ganimet elde etmek birsi galip gelmeğe başlamıştı. Müzakere esnasında bazıları, Hıristiyanlığın yüksek menfaatleri Aleksiyos’un şahsî menfaatlerinin birleştirilmesinin doğru olmadığını, bahusus tekrar tahta çıkması istenen İsaakos’un da bu tahtı vaktiyle gasp yoluyla ele geçirdiğim hatırlatıyorlardı. Fakat bu itirazları pek dinliyen olmadı. Haçlı ordusunun Bizans’a karşı yola çıkacağım öğrenen NI. Aleksiyos da buna mâni olmak için Papa’ya bir elçi göndermiş ama yeğeninin vaadleri daha ağır bastığından ona aldırış eden olmamıştı. Maamafih bu acaip seferin gidişatından ve idaresinden memnun olmıyan bazı samimî fikirli Haçlılar yurtlarına, bazıları da ufak gruplar halinde doğrudan doğruya Filistine gitmek üzere esas ordudan ayrıldılar. Artık macera başlıyordu.

Haçlılar henüz Zara’da iken genç Aleksiyos buraya gelmiş ve merasimle karşılanarak orduya takdim edilmişti. Nihayet Haçlılar ile dolu olan Venedik gemileri denize açıldılar ve İstanbul’a doğru yelken açtılar. Yolda uğradıkları Durazzo ve Korfo kaleleri derhal anahtarlarım Aleksiyos’a teslim etmişler ve Andros önlerinde Aleksiyos imparator ilân edilmişti. Haçlılar bu vaziyete bakarak genç Aleksiyos’un Bizans halkı tarafından dört gözle beklendiğini zannediyorlardı. Donanma nihayet Marmara’ya girerek Yeşilköy önlerine geldi, bir müddet sonra da buradan hareket ile Kadıköy koyunda demirledi. Karaya çıkan Haçlıların reisleri buradaki saraya yerleşmişler, birkaç gün sonra da Haçlı ordusu karadan Üsküdar’a kadar ilerlemişti. Bu durum karşısında NI. Aleksiyos, bir müddet bekledikten sonra Haçlı reislerine Nikola Rossi adında bir İtalyanı elçi olarak gönderdi ve bu âni tecavüzün sebebini sordu. Dünyanın nizam vericisi tavrını takman Haçlı başkanları, gayelerinin haksızlığı tamir etmek, mazlumu kurtarmak olduğunu bildirerek meşru hükümdarı tekrar tahta iade edeceklerini ve Aleksiyos’dan da kayıtsız şartsız teslim olmasını istediklerini sözcüleri meşhur Fransız şairi Conon de Bethune vasıtasiyle tebliğ ettiler.

Ertesi gün, İstanbul ahalisini ayaklanmağa teşvik için Haçlılar genç Aleksiyos’u bir gemiye bindirerek denizden surların önüne kadar getirdiler. Fakat duvarların gerisinde toplanan halkın hiçbir harekete geçmemesi üzerine de Haçlılar 6 Temmuz 1203 günü ciddî surette taarruza geçtiler. Önce Galata işgal edildi ve bunu Halici kapatan zincirin kesilmesi, Venedik gemilerinin Halice girmeleri takip etti. Venedikliler, doğrudan doğruya gemileriyle, şehrin Haliç tarafı surlarına rapma etmeği, “atlarına binmedikçe galip gelemiyeceklerine inanan” Fransızlar ise karadan surları zorlamayı istiyorlardı. Neticede Venedikliler Haliç’ten, Fransızlar da Kâğıthane’den dolaşarak Eğrikapı Ayvansaray mıntakasından şehri tehdide başladılar. Nihayet 17 Temmuzda büyük hücum başlamış ve Venedik gemileri Haliç surlarına dayanıvermişti. Gemilerin direklerine bağlanan muharebe kuleleri burçlara çengellenerek, muhariplerin burçlara atlamaları pek uzun sürmedi ve kısa bir zamanda, zaten çok zayıf olan bu surların 25 kulesi Lâtinlerin eline geçiverdi. Haçlılar şehre girmişler, fakat sokak muharebelerinden çok ürktüklerinden ilerleyememişlerdi. Bu sırada eğer şehir ahalisi ciddî bir taarruza geçse, Haçlıları sur duvarlarının dibine sıkıştırıp tamamen kılıçtan geçirebilirlerdi. Haçlı askerleri de herhalde aynı tehlikeyi düşünmüş olacaklar ki, hiç değilse halk ile aralarına bir mânia koyabilmek için şehrin Halice bakan sırtlarında uzanan mahallelerini ateşe vermişlerdi. O gece bir taraftan İstanbul kıpkızıl alevler içinde yanarken, imparator NI. Aleksiyos son bir ümitle bir çıkış hareketine daha teşebbüs ediyor ve bunun da netice vermediğini görünce yanma yalnız hâzinesini alarak İstanbul’dan gizlice kaçıyordu. Ertesi gün imparatorun kaçtığını anlıyan halk şaşkınlık içinde çırpınırken, Isaakos’u zindanından çıkartmışlar ve saraya getirerek tahta oturtmuşlardı. Neye uğradığını bir türlü anlamıyan zavallı körün imparatorluk alâmetleri ile donatılması, karisinin bulunup yanma getirilmesi, nihayet kaçan Aleksiyos’un güzel kalışı Öfrosina’nın yakalanıp bir zindana kapatılması çarçabuk oldubitti. Bu sırada bu değişiklikten faydalanmak istiyen birçok kimse derhal îsaakos ile oğlunun etrafına üşüşmüşlerdi.

Haçlıların ilk işleri, Isaakos’a bir elçi heyeti göndererek oğlunun vaadlerini tesdik etmesini istemek oldu. Hayli şaşırmakla beraber tsaakos mecburen istenilen tasdiki yaptı ve ancak o zaman Aleksiyos babasına iade edildi. Bir bayram şenliği içinde şehre giren Aleksiyos birkaç gün sonra resmen Ayasofya’da taç giyiyor ve babası tarafından tahta ortak ediliyordu. Böylece işler artık normal yoluna girmiş gibiydi. Ancak şu var ki Aleksiyos yerine getirilmesi imkânsız bir takım taahhütler altına girmişti ve Bizanslıların hiç hoşlanmadıkları Lâtinlerin bir an evvel gitmeleri için bunların yerine getirilmeleri gerekiyordu. Önce Haçlılara bir müddet daha durmaları teklif olundu. Ve borçlara mukabil hâzinede ne bulunabildiyse verildikten başka, kiliselerdeki kıymetli eşya dahi toplandı, bunların madenî olanları eritildi ve bu hal tabiatiyle Bizans ahalisinin hoşnutsuzluğuna bir vesile teşkil etti. Bu sırada İstanbul’da bu hoşnutsuzluğu arttıracak bir hâdise vukua gelmişti. I. Andronikos zamanından beri şehrin içinde, Müslüman tüccarlara mahsus küçük bir cami bulunuyordu. Filistine giderek oradaki camileri tahrip edemiyen Haçlılar hiç değilse buradakini yok etmek için bu camiye hücum etmişler ve bu sırada, Bizans ahalisi ile aralarında şiddetli bir kavga başlamıştı. Haliç sahilinde olan bu cami ateşe verildiğinden, İstanbul’un meşhur Ağustos poyrazlan ile beslenen bu yangın ilk hamlede şehrin en mamur bir kısmını, Ayasofya, Çemberlitaş ve Hippodrom civarını kül ettikten sonra rüzgârın değişmesi ile başka taraflara yönelerek daha birçok mahalleleri hattâ limanlardaki gemileri bile yaktı. Şehir Marmara ile Haliç arasında tüten bir enkaz yığını haline gelmiş ve bu korkunç âfet bir hafta sürmüştü. Gerek bu hâdise, gerek genç Aleksiyos’un Haçlılar ile fazla samimî olması ve onların lâubali hareketlerine boyun eğmesi Bizans halkının Lâtinlere karşı hıncını sağlamlaştırmış ve katolikliğin kabul edileceği dedikodusu, gerginliği büsbütün arttırmıştı. Borçlan ödemek için bir taraftan ağır vergilerle bilhassa zenginlerin servetleri alınır, kiliseler soyulurken, Haçlılar da boş durmuyorlar, şehrin civarındaki köy ve manastırlan fırsat buldukça soyup yağma ediyorlardı. Genç IV. Aleksiyos, Haçlılann ellerinde bir oyuncak olmuş, babası Isaakos ise sarayında etrafına topladığı müneccimler ve kendisinin eşsiz kudret ve imkânlara sahip âdeta efsanevî bir şahsiyet olduğunu söyliyen dalkavuklar arasında kalmıştı. Bizans halkı, bu fena idarenin ve şehrin başına belâ kesilip bir türlü gitmek bilmiyen Haçlıların buraya gelişlerinin başlıca müsebbibi olarak, İstanbul’un bir meydanını süsleyen bir heykeli görmüştü. Batı istikametine kollarını açmış olan bu heykelin, batıdan Lâtinleri çağırdığına inanan halk, tarihçi Niketas’ın anlattığı üzere bir gün bu heykeli devirip parçalamakla bu uğursuzluğu gidereceğini zannediyordu, işte 1203 yılı sonbaharında İstanbul’daki ruh haleti bu merkezde idi.

Bu gergin hava içinde çok geçmeden bir adamın sivrildiği görüldü. Bu, Dukas ailesinden Aleksiyos adında bir gençti ve iki kaşının arası bitişik olduğundan Murtzuflos lâğabı ile tanınıyordu. Bir zamanlar NI. Aleksiyos’un en yakın adamı hattâ Isaakos’un gözlerini kör eden cellât olduğu, fakat sonraları genç IV. Aleksiyos’un da dalkavukları arasında yer aldığı rivayet edilen bu karanlık geçmişli adanı, oldukça enerjik, becerikli ve zeki idi. Fakat en mühim hususiyeti, yabancılara yani Lâtinlere düşman ve Ortodoksluğun koruyucusu olduğuna halkı inandırmış olmasıydı.

BİZANS İSTANBULUNDAN MERAKLI SAYFALAR 3: İSTANBULDA LATİN İMPARATORLUĞU NASIL KURULDU? DEVAMI…

HIRİSTİYANLAR KİLİSE SOYUYOR!

Eğer taahhütlerini yerine getirseler kendi tabanlarının gazabından, getirmeseler Istanbullulannkinden korkan ve bu yüzden şaşkın bir halde bir türlü bir karar veremiyen İsaakos ile oğlu nihayet Haçlı büyükleri ile son bir görüşme daha yaptılar ve kat i anlaşmazlık açıkça patlak verdi. Bizanslılar, taahhütler yerine getirilse bile, şehri yağma etmeden gidecekleri şüpheli olan bu “şövalyelere” karşı harekete geçtiler. 1204 yılının ilk gecelerinden birinde, Bizanslılar 17 yangın gemisi hazırlıyarak birdenbire bunlun akıntıya bıraktılar. Gayeleri, bu gemileri Venedik donanmasının üzerine düşürerek Haçlıların ric’at imkânlarını mahvetmekti. Fakat bu baskın, gayet usta denizci olan Venediklilere bir zarar vermedi, canlarını dişlerine takarak çalışan Venedikliler, yatığın gemilerine çengel atarak onları Sarayburnu akıntısına çekmişler ve böyle’ce kendi gemilerini tehlikeden ‘kurtarmışlardı. Arayı büsbütün açan bu hâdiseyi kimin tertip ettiği mailini o’mamuk’a beraber, Murtzuflos’un parmağına ihtimal vermek yersiz değildir. Nitekim, genç Aleksivos, hu hâdiseyi halkın bir taşkınlığı olarak göstererek Haçlılardan özür dilemiş ve tahtının tehlikeye düştüğünü ileri sürerek onların himayelerini istemiştir. Zaten tecrübesiz genç bir çocnk ile binbir felâketin perişan bir insan enkazı haline getirdiği tsaakos dan böyle cüretli bir teşebbüs beklenemezdi. Halk da hu vaziyetten usanarak yeni bir imparator ilânına karar vermişti; fakat bu dehşet verici durum karşısında hiç kimse bu mesuliyetli unvanı üzerine almak isti iniyordu.

Uç gün süren müzakerelerden ve tekliflerden sonra Nikolas Kanabos adında bir ihtiyatsız nihayet bu teklifi kabul ederek Ayasofva da taç giydi. Artık perde arkasında Murtzuflos işleri idare ediyordu. IV. Aleksivos ise şaşkına dönerek, Blakerna sarayına kapanmış ve Haçlılardan yardım isti inişti. Hakikaten yardım geldi. Fakat Murtzuflos, Aleksiyos’a dost gözükerek sarayın kapılarım kapatmış ve ona bu yardım kuvvetinin geri dönmesini bildirmesini tavsiye etmişti. Aleksivos Haçlı müfrezesini geri yollayınca, bu sefer Murtzuflos’un kışkırttığı halk sarayın kapılarına hücum ederek bağrışmağa başlamıştı. IV. Aleksivos içnı artık her şey mahvolmuş, dehşet içinde çırpman genç ne yapacağını tamamen şaşırmıştı. Bu anda Murtzuflos onun yanına gelerek, dostu olduğunu tekrarladı, kendisini kurtarmak istediğini söyleyerek tenha bir vere çekti ve hiç beklemediği bir sırada da sabık imparator IV. Aleksıyos’un zincire vurdurarak sarayın ücra bir zindanına kapattırıverdi… Bunun hemen arkasından da halka, arkadaşı ve velinimetini, devletin, tahtın ve dinin menfaati uğruna hapsettirdiğini ilân etti. Bu haber halk için kâfi idi. Aleksiyos Murtzuflos derhal Ayasofya’ya götürülerek orada taç giydi. Bu hâdise 8 Şubat gecesi oldu ve yeni hükümdarın saraya dönünce ilk işi zindanda titreyen delikanlıya zehir vermek ve ölmediğim görünce de onu boğdurmak oldu. Zavallı İsaakos ise bu haberi alınca üzüntü ve korkudan derhal ruhunu teslim etmiş, varlığı ile yokluğu arasında bir fark olmıyan Kanabos ise hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuş, meydan artık, V. Aleksiyos adını alan Mutzuflos’a kalmıştı.

Latinler Bizans’da cereyan eden cinayetleri öğrenince sahte bir hiddete kapılarak bunun intikamım alacaklarını resmen ilân ettiler. Lâtinlere karşı açıkça cephe alan Murtzuflos er geç bir mücadele olacağını anlıyacak kadar zeki idi. Bunun için gece gündüz elinde gürzü, belinde kılıcı şehri dolaşıyor, tedbirler ahyor, surları tamir ettiriyor, velhasıl hazırlanıyordu. Haçlılar ise, önce bir müzakere yaparak, zaferden sonra ganimetleri ne suretle paylaşacak’ların kararlaştırdılar ve 8 Nisan günü yine Haliç tarafından hücuma geçtiler. O gün akşama kadar dövüşüldü ve gün kararırken Haçlılar ağır zayiat vererek geri çekildiler. Üç gün iki taraf da birbirlerine bir şey yapamadılar. Nihayet 12 Nisanda sabah Venedik donanması saf halinde tekrar ilerledi. Bu sırada hilden başlayan poyraz rüzgârı gemileri surlara yaklaştırmış ve içlerinden iki gemi bir burca âdeta kıskaç gibi yanaşıvermişlerdi. Bunlardan birinin muharebe kulesinden burcun üstüne atlıyan Pictro Alberti adında bir Venedikli ile André d’Urboisr adında bir Fransız buradaki müdafilerin hakkından gelmişler, kısa bir zaman içinde o civarda dört burç daha alınarak bir kapı açılmıştı. Surlardaki Bizanslılar hır anda paniğe kapılmışlar, hattâ dev boylu bir Fransız şövalyesinin görünmesi hepsinin yerlerini terk etmelerine kâfi gelmişti.

Süvarilerin atları da karaya çıkarılınca, Haliç tarafında bir müdafaa mevzii artık kalmamıştı. Murtzuflos çadırım ve eşyasını bırakarak Ahırkapı civarındaki diğer saraya çekilmiş fakat bu yabancı şehrin derinliklerine akşam karanlığında girmekten korkan Haçlılar da fazla ileri gidememişlerdi. Halk ile anılarına tekrar bir mânia koymak için önlerindeki mahalleleri ateşe veren Haçlılar yine sur dibinde gecelerken bazı kuvvetler de Halice hâkim tepelerde bulunan manastır ve saraylarda konaklamışlardı. Şehir artık fiilen Lâtinlerin eline düşmüştü.

Nisanın 12 sini 13 üne bağlayan gece, şehrin bir kısmı daha yanarken. surların içinde gözünü hırs ~ve çapulculuk ihtirası bürümüş bir ordu konaklıyor, Bizans ordusunun döküntüleri tamamen dağılıyor ve bütün mücadele azmi hu gevşeklik karşısında sabun köpüğü gibi sönen V. Aleksiyos Murtzuflos, yanma sabık NI. Aleksiyos’un karısı Öfrosina ile Sırp kralından ayrılmış olan kızı Evdokiya’yı alarak İstanbul’dan kaçıyordu. Ertesi gün şafakla beraber yağma edilecek bu şehrin ahalisi ise, o gece Ayasofya’da toplanmış… Yeni bir imparator seçiyordu. Neticede iki namzetten Teodöros Laskaris bu mevkie lâyık görülmüş fakat kendisine taç giydirilememişti. Laskaris, Lâtinlerin bir kapana girmiş olduklarını ve sayıları ancak 20.000 i bulan bu düşmanı, asker ve halkın âni bir baskım ile o gece yok etmenin mümkün olacağını boşuna anlatmaya çalıştı. Ücretleri ödenmeyen asker harb etmiyor halk ise tereddütle duraklıyordu. Bu akıllıca tavsiyeyi kimse dinlemek niyetinde değildi. Bir tarihçinin ifadesi ile “Hiç kimsenin müdafaa etmek istemediği bu şehirde” daha fazla durmanın tehlikesini anlıyan Laskaris de şafakla, Haçlıların hücum borazanları çalarken, henüz birkaç saattir mukadderatını eline aldığı imparatorluğun başkentinden uzaklaşıyordu. Ertesi gün sabahtan itibaren işgal ve yağma başlamıştı. Monteferrato markisi Bonifacio, Haçlıların biraz olsun merhamet duygularım uyandırmağa çalıştı ise de, çapulculuk ihtirasının gözlerini kararttığı yağmacıları frenliyecek hiçbir kuvvet kalmamıştı. Koyu Ka tarafını tutan Michaud’nun da itiraf ettiği gibi Haçlılar: “Ne kadınların iffetine ne de kiliselerin ruhaniyetine hürmet ediyorlardı.”

Lahitler açılıp mezarlar soyuluyor, kiliseler, manastırlar yağma ediliyor ve Ayasofya, Hıristiyanlığı müdafaa için Müşlümanlar ile dövüşmeğe giden (!) bu âsil şövalyeler tarafından tahrip ediliyordu. Mukaddes kupalarda şarap içen bu kahramanlar, hayvanlarını kilisenin içine kadar getirtip ganimetleri yüklüyorlardı. Hattâ rezalet o derece ileri gitti ki, bu feci işgali yaşamış olan tarihçi Niketas’a göre bir fahişe, Ayasofya’da patriğe mahsus kürsüye çıkarak burada müstehcen bir şarkı okumaktan çekinmedi ve mabedin ortasında dans etti. Aynı Bizanslı tarihçi Türk ve Müslümanların bu gibi şenaati hiçbir zaman yapmadıklarını, Salâlıaddini Eyyubî Kudüsü aldığı zaman, kadın ve kızların iffetine dokunmadıktan başka, Hıristiyanları kılıç, ateş, açlık ve sefalet ile ezmediğini açıkça ifade etmektedir.

Bu hengâmede tarihçi Niketas’ın başından geçenler ahalinin maruz kaldıkları durumu göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Yüksek memuriyetlerde bulunmuş bir şahsiyet olan Niketas Akominatos, VII. Aleksiyos zamanında şehirdeki yabancılar tehdit edildikleri sırada bir Venedikli tüccarı korumuştu. Lâtinlerin çıkardıkları son yangında evi yandığından Ayasofya civarında bir yere sığman Niketas ile ailesini işte bu Venedikli himayesine almağa teşebbüs etmiş ve bunun için, sırtına Haçlı askerlerininki gibi alâmetleri olan bir zırh geçirmiş, eline de silâhlarını alarak Niketas’m kapısını tutmuştu. Eve girmek isteyenlere bu Venedikli, burasının ve içindeki insanların kendi hissesine ait olduklarını söyliyerek uzaklaştırıyordu. Fakat sonunda öyle bir vaziyet hasıl olmuştu, ki ırz düşmanları ve çapulculardan bu evin kurtulabilmesine artık imkân kalmamıştı. Nihayet bu Venedikli, Niketas ve ailesine İstanbul’dan kaçmayı teklif etti; niyeti, onları kendi esirleri gibi tehlikeli mıntakadan geçilmekti. Böylece kaçan grubun içinde ihtiyarlar, çocuklardan başka birkaç genç kızın bulunması yüzünden bu firar pek kolay olmadı. Halbuki kızcağızlar, suratlarına çamur bulamışlar ve arzu uyandırmamak için ellerinden gelen her çareye başvurmuşlardı. Bu tedbirin boşuna olduğunu, içlerinden en güzelinin, babasının kollan arasından zorla çekilip götürülmesi isbat etti. Zavallı baba, kızının peşinden feryat ederek koşmuş, rastladığı Haçlı askerlerinden, sevdiklerinin bâşı için kızını kurtarmalarını yalvarmış… ve neticede kızına tekrar kavuşmuştur.

Haçlılar, evleri, kiliseleri soyduktan, ve Aleksiyos’un taahhüt edip de bir türlü vermediği 200.000 altının birkaç mislini ele geçirdikten sonra şehirde asırlardan beri toplanmış olan tarih ve sanat eserlerinden bronzdan olanlarını madenlerinden istifade etmek için söküp eritmeğe başlamışlardı. Bugün Sultanahmet meydanının ucunda yükselen taştan örme âbidenin satıhlarım kaplıyan, kabartmalarla süslü bronz levhalar da işte bu sırada sökülmüş, eritilmiş ve Rodos adasındaki “devâsâ” heykel ile boy ölçüşmek iddiasında olan bu âbideden kala kala bir taş yığını zamanımıza kadar gelebilmiştir. Diğerlerine nazaran daha sanatsever gözüken Venedikliler, Hippodrom’da imparator locasının üstünü süsleyen ve İmparator Augustus tarafından vaktiyle Roma’ya oradan da imparator Konstantin tarafından İstanbul’a getirilmiş olan bronzdan at heykellerini memleketlerine götürmüşlerdir ki, Napolyon’un Parise getirttiği fakat sonra yine Venediğe iade olunan bu atlar bugün hâlâ Venedik’te San Marko kilisesinin cephesini süslemektelerdir. Fatih’teki meşhur Kıztaşı denen sütunun üzerinde duran imparator Markianos heykeli ise ganimetlerle yüklü geminin Venedik açıklarında batması üzerine asırlarca deniz dibinde kaldıktan sonra çıkarılmıştır. Şehir yağma edilirken rahipler de boş durmuyorlar İstanbul kiliselerindeki mukaddes eşyaları, rölikleri toplayıp memleketlerine gönderiyorlardı. Bu hususta geçen asırda yazılan bir tetkikte, bu sırada yollandıkları tesbit edilen mukaddes hatıraların sayısının üç yüzü geçmesi ve yalnız listesinin 17 sayfa tutması, ibadet yerlerinin de ne suretle yağma edildiğini kâfi derecede gösterir. Paskalya eğlencelerinden sonra da, üç kilisenin içinde depoedilmiş olan ganimetlerin taksimine geçildi ve bu da sızıltısız cereyan etmedi. Zira, bilhassa nüfuzlu şövalyeler ile ufak rütbeliler arasında pek uyuşma olmadığı, bu Haçlı seferine iştirâk etmiş olan bir yüksek rütbeli, (Geoffroy de Villehardouin) bir de alçak kademeden (Robert de Clari) iki şövalyenin hatıratlarından öğrenilmektedir.

Nihayet her şey yavaş yavaş sükûn buluyor, bütün kiliseler katolik dinine tahsis ediliyor ve Flandra Kontu Baudouin, kral ilân edilerek, 1261 e kadar yaşayacak olan İstanbul Lâtin imparatorluğu fiilen başlıyordu.

Bizans tahtında kısa aralıklarla birbirlerini takip eden imparatorlardan IV. Aleksiyos ile babası VI. Isaakos’un nasıl öldüklerini yukarıda anlatmıştık. Bizans hükümdarları listesine bile alınmıyan gölge imparator Nikolas Kanabos ise, 1204 de vukua gelen korkunç girdabın içinde kaybolup gitti ve kimse ne olduğunu öğrenemedi, içlerinde en talihli ve en kabiliyetlileri olan Laskaris, İznik şehrine geçmiş ve orada gittikçe kuvvetlenen küçük bir prenslik kurmuştu. NI. Aleksiyos’un ise kaçtığım biliyoruz. Sabık imparator, hakkından feragat etmemiş ve Batı Trakyada Gümülcine yakınında Messina kale denen yerde yerleşmişti. Onun İstanbul’da bıraktığı karısı Öfrosina ile kızı Evdokia’yı yanma alarak kaçan V. Aleksiyos Murtzuflos ise, Edirne civarında dolaşıyordu. Bir aralık Çorlu’ya kadar ilerliyerek burasını işgal bile etti. Fakat yüz kişilik bir Haçlı kuvveti karşısında dayanamıyarak süratle Makedonya istikametine kaçtı, ve bu kaçış esnasında NI. Aleksiyos ile karşılaştı. Bu ihtiyar kurt onu hoş karşıladı, Murtzuflos’un kızı Evdokiya ile evlenmek istemesine daha fazla memnun oldu.. Ona oğlum diye hitap etti, hattâbir de düğün yapıldı ve kayın baba damadını şehirde vereceği bir yemeğe davet etti, ihtiyatsız Murtzuflos bu davete icabet etti… Ve bu onun için bir felâket oldu… Zira Aleksiyos damadını bir odaya kıstırarak burada onun gözlerine mil çektirdikten sonra Trakya ovasına salıverdi. Zavallı Murtzuflos’un daha çilesi dolmamış olacak ki, yanında kalan sadık birkaç adâmı ile sefil ve perişan dolaşırken, Çanakkale taraflarında Haçlı ordusuna mensup Thieıry de Loos adında bir şövalye tarafından yakalanarak, 1204 yılının Kasım ayı sonlarında Istanbula getirildi. Lâtinlerin bu adama karşı istisnaî bir hınçları olduğundan kendisine verilecek ceza uzun müzakerelere yol açtı, neticede asil şövalyeler talihin yerden yere vurduğu bu sabık imperatorun “şanına lâyık” bir idam şekli buldular. Kütle sadizminin en parlak bir misali olan bu idam, kör imparatoru, Bayazıt meydanında yükselen ve parçalan hâlâ Beyazıt hamamının temel teşlari arasından görülen 4050 metre yüksekliğindeki bir sütunun tepesinden aşağı atlamağa mecbur etmek suretiyle infaz edildi… ve bu sahneyi Bizanslı ahali de seyre koştu!

Bütün bu işlerin baş müsebbibi NI. Aleksiyos ne oldu? Damadını kör ettikten sonra ailesi ile Makedonyaya kaçtı, orada Larissa’da, Murtzuflos’a bırakmadığı kızı Evdokia’yı Sguros adında mahallî bir derebeyi ile evlendirdi, diğer kızı Anna’yı ise İznik prensi Laskaris’e vermişti. Böylece durumu emniyete girmiş gibi gözüküyordu. Fakat çok geçmeden Monteferrato markisi onu yakaladı, önce Volo körfezinde bir kalede, sonra Selânik’te hapsetti, nihayet Italyaya yolladı. Maamafih Aleksiyos kurtulmanın yolunu buldu, Anadoluya döndü… ve Konya’da Selçuk Sultanı I. Giyaseddün Keyhüsrev’e iltica etti. Maksadı onun yardımı ile tahtını tekrar eline geçirmekti. Damadı Laskaris’e karşı Gıyaseddün’ü tahrik etti ve Türklerle Bizanslılar Honas’da şiddetli bir muharebe yaptılar. Bu savaşta Gıyaseddün Keyhüsrev şehit, Aleksiyos ise esir düşmüştü. Talihinin garip bir cilvesi olarak, Aleksiyos’un damadı Laskaıis ona, kendisinin her fırsatta başkalarına tatbik ettiği cezayı aynen tatbik etti… Gözlerine mil çektirdi ve hayatının son günlerini tamamlaması için İznik’de bir manastıra kapattırdı.

]]>
http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-3-istanbulda-latin-imparatorlugu-nasil-kuruldu/feed/ 0
BİZANS İSTANBULUNDAN MERAKLI SAYFALAR 2: SEKİZİNCİ PALEOLOG http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-2-sekizinci-paleolog/ http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-2-sekizinci-paleolog/#respond Sun, 07 May 2017 04:21:11 +0000 http://www.ucuztarih.com/?p=3764 İSTANBUL adalarından Heybeliada’nın iki hörgücünün arasında büyük bir bina kütlesi dikkati çeker. Yakın bir tarihten beri deniz kuvvetlerimizin mülkiyetine geçen bu devasa görünüşlü yapı, aslında eski bir Bizans manastırının yerinde Rumlar tarafından ticaret mektebi olarak inşa edilmiş ve bir müddet de yetimhane olarak kullanılmıştır. Bu büyük binanın ortasındaki iç avluda mini mini bir kilise vardır ki, İstanbul tarihinde yepyeni bir devir açan Fetih’ten pek az önce inşa edilmesi yüzünden hususî bir ehemmiyeti haizdir. Kocası imparator VIII. İoannesin kurdurduğu bir manastıra ek bir bina halinde İmparatoriçe Maria tarafından yaptırılan bu küçük kilise, Bizans devrinin İstanbul’da son eseri olarak gösterilebilir. Aşağıdaki satırlarda, bu mabedin meydana getirildiği devri kısaca gözden geçirirken, Fetih arifesinde Bizans’ın iç âleminin bir şemasını çizecek, adları ve hatıraları bu kiliseye bağlı olan İoannes ve Maria’yı tanıtmağa çalışacağız.

Bizans devleti gittikçe daralan sınırları içinde mukadder sonuna yaklaşırken, zaman zaman bazı imparatorlar ciddî gayretler sarf ederek bu çöküntüyü durdurmağa, hiç değilse geciktirmeğe uğraşıyorlardı ve Avrupa memleketlerinden çeşitli yardım sağlamağı da yegane kurtuluş çaresi olarak görüyorlardı. Batıdan bir yardım temini için yurt dışına çıkan Bizans İmparatoru V. İoannes in bu teşebbüsü 1370 de hayli acıklı bir şekilde neticelenmiş idi. Zira zavallı imparator, tacının kıymetli taşları ile Bozcaada’yı rehin olarak vermesine rağmen, seyahat masraflarını ödeyemediğinden, ticaretteki merhametsizlikleri meşhur olan Venedikliler tarafından İtalya’da mevkuf tutulmuş ve ancak oğlu Manuel’in alelacele Selanik ahalisinden toplayıp getirdiği iane sayesinde memleketine dönebilmişti. Sonraları imparator olan aynı Manuel, Bizans devletinin İstanbul civarı ile bazı uzak kale ve araziden ibaret kaldığı bir sırada Türk ilerleyişinin önüne mania çekmek lüzumunu hissetmişti. Bunun için de Batıdan tekrar yardım gerekiyor mu. Manuel Bizans’ın yetiştirdiği en zeki ve diplomat hükümdarlardan biri olduğundan, bu nazik ve güç işi başarması kendisinden bekleniyordu. Avrupa’da iki sene süren ve Londra’ya kadar uzanan seyahatinde Manuel borç yüzünden durdurulmak tehlikesi ile karşılaşmadı. Fakat bu uzun emeğin neticesinde ancak bol bol vaatler elde edebildi. Yalnız Fransa kralı şahane bir lütufta bulunmuş ve bütün siyasî kabiliyetine rağmen hiçbir ciddî yardım sağlayamadan İstanbul’a dönen Manuel’in şahsına bir para tahsisatı ayırmıştı.

YAŞLANAN Manuel, oğlu genç İoannes’i tahtına ortak etmeğe ve hayatının son yıllarında küçük memleketinin idaresini artık ona bırakmağa karar vermişti. Babasının zekâ ve dirayetini haiz olmadığını her fırsatta belli eden bu genç, öyle anlaşılıyor ki, ihtiyar Manuel’in elinde son kozdu. Öyle ki, evlenme çağına gelen bu delikanlının alacağı kız, Bizans’a kuvvetli, kudretli, zengin bir müttefik kazandırabilirdi. Su halde bu evlenme işinde azami dikkat ve hassasiyet ile hareket etmek lazımdı. İhtiyar imparator, devleti belki kurtaracak olan bu son çareyi boşuna heba etmemeğe, harcamamağa dikkat etti.

Osmanlı devletinin emin ve sağlam yayılışı karşısında, Bizans’ın son kalıntısını kurtarmağa çalışan Manuel, bütün Hristiyan memleketlerinden para, silah, gemi, asker, hatta yiyecek çünkü İstanbul’un sık sık aç kaldığı da oluyordu — yardımı rica ederken, Rusya’ya da başvurmuş ve Moskova çarı I. Vasili Dimitreviç’in sahavetine müracaat etmişti. O devrin Rus vak’anüvuslerinin ifadelerine göre, Ruslar “ihtiyaç ve sefalet içinde bulunanlara bir sadaka’’ mahiyetinde bir para yardımı yapmışlardı. Başvurduğu bütün yabancı devletler içinde Rusya’yı en cömert davrananlardan biri olarak tanıyan Bizans imparatoru, bu devletin icabında kuvvetli bir müttefik olacağını da hissetmiş olmalı ki, iki Ortodoks devletini daha sıkı bağlarla bağlamağı doğru buldu ve işte böylece son kozunu oynadı. Manuel, beş oğlunun en büyüğü olan ve 15 Aralık 1390 da doğduğuna göre o sırada yirmi beş yaşlarında kadar olan İoannes’i Moskova Çarı Vasili’nin kızlarından biri ile evlendirmeğe karar verdi. Fakat Rusya’dan gelen bu gelini gördüğünde İoannes’in herhalde büyük bir hayal kırıklığına uğradığı da muhakkaktır. Çünkü Moskovalı genç gelin henüz 1011 yaşlarında bir çocuktu. Bu 25’lik delikanlının, henüz 1 1 indeki karısından hoşnut kalıp kalmadığını bilmiyoruz. Fakat şurası muhakkak ki oldukça çapkın bir erkek olan İoannes için bu pek de parlak bir evlilik hayatı sayılamazdı. Bizans’ta adet olduğu üzere İstanbul’a geldiğinde esas adı değiştirilerek Anna ismi verilen kızcağızın, İoannes ile müşterek hayatı pek uzun sürmedi. İstanbul’da 1418 de çıkan korkunç bir veba salgını, imparatorluk sarayına da sirayet ederek, buradakiler arasında da büyük tahribat yaparken, henüz 1415 yaşlarındaki Rus gelin de veba kurbanları arasında hayata gözlerini yumuvermiş ve böylece Manuel’in kurmuş olduğu proje de suya düşmüştü.

MANUEL ikinci defasında gelinini Batı dan seçti. İoannes in karısı ve imparatoriçe olacak genç kız, Kuzey İtalya’da Monteferrato (Montferrat’da denir) prensinin kızı Sofia idi. Fa kat Bizanslı tarihçi Franzes’e göre sanki “Allah bu kadını yaratırken ondan her türlü güzelliği esirgemişti.” 1420 yılının Kasım ayında İstanbul’a gelen ve 19 Ocak 1421 de muhteşem merasimle Ayasofya’da İoannes ile nikâhı kıyılan iç prense«, modern bir tarihçinin ifadesi ile” tahammül edilebilecek derecenin de üstünde” bir çirkinlikte h. Endamının bir dereceye kadar biçimli olmasından başka göze hoş gözükecek bir tarafı olmayan bu uzun kızıl saçlı, iri yapılı ve yüzünün her akşamı ayrı ayrı çirkin olan kızı İoannes daha ilk görüşünde, bununla hayatını birleştiremeyeceğini, velevki devletin selameti için bile olsa bu fedakarlığı yapamayacağını anlamış ve bunu derhal belli etmişti. Fakat babasının isteğine de karşı gelemediğinden Sofia’yı aynı gemi ile geri göndermek cesaretini de gösterememişti. Bu evlenme münasebetiyle babası tarafından resmen tahta ortak edilen İoannes’in ilk işi karısına sarayın ücra bir köşesinde bir daire tahsis etmek ve onunla hakikî bir evlilik hayatı yaşamaktan sakınmak oldu. Bu kadarla da kalmayarak bir taraftan gönlünü eğlerken bir taraftan da Osmanlı devletinin iç işlerine karışmak, bir takım entrikalar çevirmek gibi tehlikeli oyunlara da girişiyordu. Bütün çevresi İstanbul şehrine inhisar eden bir “imparatorluğun” başında olan ve artık altın para bastırmaktan bile aciz kalan bir hükümdar için bu çok tehlikeli bir oyundu. Nitekim bu yüzden İoannes, II. Murad’ın gazabını üzerine çekmiş ve az kaldı şehir Türk ordusu tarafından daha o zaman feth edilecekken güçlükle ve tesadüfün yardımı ile kurtulabilmiştir. 1425 de ihtiyar Manuel öldüğünde durum işte bu idi.

Babasının ölümü üzerine, tahtın tek sahibi olarak kalan İoannes, Paleologina adını almış olan İtalyan karısına hayatı tahammül edilmez bir hale getirmekten çekinmedi. Kadın da bu durumun bir çıkmaz olduğunu nihayet anlamış olmalı ki, kocasının muhabbetini çekmekten ümidini keserek, kaçağa, yurduna dönmeğe karar verdi ve bu fikrini tatbik edebilmek için Galata’nın sahibi olan Ceneviz tüccarları ile uyuştu. Bir gün gezmek bahanesiyle yanına İtalyan uşak ve hizmetçilerini alan genç kadın İstanbul sahilindeki bir mesire verine gitti ve akşam karanlığı basarken buraya yanaşan bir Ceneviz yelkenlisine binerek, karşı kıyıya, Galata’ya geçti. İmparatoriçenin sarayda olmadığı ancak ertesi gün anlaşılmıştı. Rivayete göre, bu havadisi duyunca şehir halkı galeyana gelerek Galata’ya hücum etmeğe, Cenevizlilerin bu cüretlerini cezalandırmağa kalkışmışlardı. İstanbul’un hemen karşısındaki bu verin bir Ceneviz müstemlekesi olmasına vaktiyle ses çıkartamamış olan Bizans devleti, artık bir kadın yüzünden bir şeref meselesi için buraya hücum etmek cesaretini gösteremezdi. Zaten ahalinin galeyanı da bir kalabalığın kurusıkı bir blöfünden ileri gidememişti. Nihayet karısından kurtulduğuna sevinen İmparator da, ahaliyi, bu izzeti nefis meselesini halle kalkışmaktan, yani Galata’ya hücumdan vaz geçirmişti. Cenevizliler tarafından büyük merasimle karşılanan kadın, çok geçmeden bir Ceneviz gemisine binerek yurduna dönmüş ve burada bir manastıra kapanıp. ömrünü rahibe olarak tamamlamıştır.

BU suretle bir defa daha serbest kalmış olan İoannes artık siyaset uğruna kendini feda etmemeğe karar vermişti, imparator icabında faydası dokunacak bir ittifaktan ziyade cazip bir kadın arıyordu. Bir Bizans sülalesi tarafından idare edilen Trabzon Rum imparatorluğunun bu sıradaki genç prensesleri zamanımızın Mısır prensesleri gibi bilhassa güzellikleri ile şöhret yapmışlardı. Sonraları oğlu tarafından öldürülen Trabzon İmparatoru IV. Aleksiyos’un kızlarından Maria Koninena’yı seçen İoannes, bununla evlenmekte gecikmedi. Bu kızın kardeşlerinden bir tanesi daha 1420 de Akkoyunlu’emiri Cihanşah’ın karısı olmuş, üçüncü kızkardeşleri de Sırbistan despotu Georgi Brankoviç ile evlenmişti. İoannes ile Maria 1428 de evlendiler. Bu genç kadını 1432 de İstanbul’da gören bir Fransız seyyahı, Bertrandon de la Brocquiere, onun güzelliğini tasvir edebilmek için kelime bulamamıştır. Seyyah o derece bu güzelliğin tesiri altında kalmıştır ki, bu kadını bir defa daha görmek için imkânlar aramış ve nihayet böyle bir fırsat elde edebilmiştir. Fakat teninin beyazlığı ve güzelliğinin böyle bir şeyi lüzumsuz bırakmasına rağmen, genç kadının fazlaca makyajı olması o zaman da kadınlar boyanıyorlardı bu Fransız seyyahını üzen yegane cihet olmuştur.

İmparator İoannes’in ise aslına sadık olduğunda şüphe edilmeyen bir takım portreleri vardır ki, bunlardan bir tanesi İtalyan sanatkârı Antonio Pisano (Pisanello da denir) eseri olan bir madalya üzerindedir. Burada başında sivri bir külah bulunan, sakallı, uzun bukleli saçlı, kemerli burunlu bir şahıs görülür. Roma’daki büyük San Pietro kilisesinin sanatkâr Antonio Filarete tarafından dökülen büyük kunç kanatlı kapı kanatları kabartmalarında da tasvir edilen bu imparatorun yine Filarete tarafından yapılmış ve Vatikan’da muhafaza olunan bir de büstü bulunmaktadır. Fakat bütün bunlardan başka İoannes’in simasını, Floransöf’da Richardi sarayının kilisesindeki bir resimde görmek kabildir. Benozzo Gozzoli tarafından yapılan ve üç duvarda da uzanan bu büyük tablo, kralların İsa’ya biatini tasvir etmekle beraber buradaki şahısların her biri o devrin meşhur bir siması model alınarak yapılmıştır. Tablo’nun mevzuundaki krallardan biri de aslında, Bizans imparatoru İoannes’den başkası değildir. Zengin işlemeli bir koşuma sahip beyaz bir at üzerinde olan imparatorun sırtında kısa kollu altın sim işlemeli nefti bir kaftan vardır. İş elbisesinin altın sim ve kırmızı işlemeli olduğu anlaşılmaktadır. Başında sarık biçiminde bir başlık ile taç bulunan İoannes, esmer tenli, kıvırcık saç ve sakallı, bıyıklı bir şahıstır.

ŞİMDİ hatıra bir sual gelir; Devrinin İtalyan sanatında İoannes’in bu kadar büyük ölçüde akis bırakmasının sebebi acaba nedir? Bu yazımızın son kısmında bu sualin cevabını vermeğe çalışacağız.

İoannes, güzel Maria ile evlenip bir dereceye kadar huzura kavuşunca, memleketi uçurumdan kurtarmanın çarelerini aramağa başlamıştı. Evliliklerinin ilk yıllarında Heybeliada’daki manastırı yaptıran İoannes, ile küçük kiliseyi inşa ettiren karısı Maria’nın müşterek hayatları pek devamlı olmadı. İoannes’in de babası ve dedesi gibi, yardım aramak üzere Avrupa’ya gitmesi icap ediyordu. Bizans’ın Batı âleminden yardım temin edebilmesine mani olan bir “üçlük aradaki mezhep ayrılığı idi. Bizans Ortodoks, Batı ise Katolik olduğundan, batının bir yardımda bulunması için her şeyden önce Bizans’ın Papa’yı resmen tanıması yani Katolikliği kabul etmesi gerekiyordu. Manuel, oğluna böyle tehlikeli bir birleşmeden kaçınmasını vasiyet etmiş olmasına rağmen, İoannes başka kurtuluş çaresi göremiyordu. Vaktiyle dedesi, borçları yüzünden tevkif edilen diğer İoannes de aynı çareye başvurarak Roma’da Papa ile kucaklaşmış ve Katolikliği kabul etmişti. Fakat bu uzlaşma Bizans ruhanileri tarafından tanınmamış ve sadece imparator tarafından yapıldığından, yalnız onun şahsına ait olarak görülmüştü. Bu sefer VIII. İoannes daha ihtiyatlı hareket ederek, yanına bütün kilise büyüklerinden mürekkep kalabalık bir maiyet alarak yola çıktı. Zaten yol masrafları tamamen papa tarafından veriliyordu. 9 Şubat 1438 de Venedik’de mutantan merasimle karşılanan İoannes, yanındaki rahip ve piskoposlar ile önce Ferrara’da, burada bir veba salgını çıkması üzerine de Floransa’da Katolik kilisesi büyükleri ile müzakerelere giriştiler. Uzun konuşma ve münakaşalardan sonra Ortodokslar yani Bizans mağlûp olmuş ve son mukavemetleri de para kuvvetiyle kırılmıştı. 6 Temmuz 1439 da görüşmeler son bulduğunda Bizanslılar, Katoliklerin bütün şartlarını kabul etmişler ve böylece Batı âleminin yardımını garanti altına aldıklarına inanmışlardı. İlk protesto Rusya’dan geldi. Bizansın Ortodoksluğa ihanetini affetmeyen Moskova, derhal ona karşı cephe almıştı bile. Fakat İoannes’i İstanbul’a döndüğünde çok daha mühim iki felaket bekliyordu. Bunların birincisi, Floransa’ da verilen karara karşı halkın isyanı idi. Efesos piskoposu tarafından kışkırtılan ahali karşısında, kararı imzalamış olan kilise büyükleri, kendilerine orada ne yaptıkları sorulduğunda, Katolikler ile birleştiklerini pişman bir eda ile itiraf ediyorlardı. Tasvip etmedikleri böyle bir kararı şiddet, zor ve işkenceye maruz kalarak mı imzaladıkları sorulduğunda da, gayet masumane boyunlarını bükerek; “Oldu bir iş işte., elimiz imzaladı, isterseniz kesin ellerimizi.’’ diyorlardı. İoannes’in bu seyahati, Bizans’ın batıdan beklediği geniş çaptaki yardımı temin etmedikten başka, şehirde Feth’e kadar sürüp gidecek bir din kavgası, bir huzursuzluk yaratmış oluyordu, İoannes’i dönüşünde bekleyen ikinci felaket ise, karısı Trabzon prensesi güzel Maria Komnena’nın bir kaç hafta evvel öldüğü haberi idi.

Artık İoannes için hiçbir gaye mevcut değildi. Türklerin insafına sığınıp ömrünün sonuna kadar rahat yaşamak imkânını buldu. 1448 yılının Kasım ayında öldüğü zaman Bizans imparatorluğunun daha ancak beş senelik ömrü kalmıştı.

]]>
http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-2-sekizinci-paleolog/feed/ 0
BİZANS İSTANBUL’UNDAN MERAKLI SAYFALAR – 1 http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-1/ http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-1/#respond Fri, 28 Apr 2017 05:45:05 +0000 http://www.ucuztarih.com/?p=3729 İmparatoriçe ZOE

Aşkını Tahta Oturtmak İçin Kocasını Nasıl Zehirledi?

Yazan: S. Kamil

Ayasofya’ya girenler, mabedin tam ortasına geldiklerinde başlarını hafifçe yukarı kaldırır ve sağdaki üst galerinin nihayetine bakacak olurlarsa burada, duvarda bir takım mozaik resimlerin altın zeminlerinin parladığını fark ederler. Şimdiki halde ziyaretçilere açık olmayan bu yukarı galerilerden sağdaki yani güneydekinin bir ucunda duvardaki bir pencerenin sağ ve solunda iki büyük mozaik tablo bulunmaktadır. Bir müddet evvel üzerleri açılarak tamir edilen bu resimlerin bir tanesinden, soldakinden burada bahsetmek istiyorum.

Alt kısmı tahrip edilmiş olan bu resim 2 m. 40 genişliğinde bir sahayı kaplamakta ve altın mozaiklerden meydana getirilmiş bir zeminin ortasında üç şahsı tasvir etmektedir. Bunlardan ortadakinin İsa olduğu kolaylıkla teşhis edilir; İsa zengin surette süslü bir taht üzerinde oturmakta ve sol elinde, cildi kıymetli taşlarla işlenmiş büyük bir kitap tutmaktadır. İsa’nın iki yanında ayakta duran ve üzerlerinde muhteşem elbiseler ile başlarında birer taç bulunan iki insanın kim olduklarını öğrenmek için ise, bunların başlarının yukarısında uzanan yazıları okumak lâzımdır. İsa’nın solundaki ufak, tefek, sarışın bir kadındır ve İsa’ya üzerinde tek satırlık bir yazı bulunan bir kâğıt tomarı sunmaktadır; İsa’nın sağındaki ise açık renk sakallı, iri yapılı bir erkektir ve bu da iki eliyle tuttuğu hayli şişkin ve ağzı mühürlü bir para kesesini takdim eder vaziyettedir. Böylece dinî gaye ile bir bağışda bulundukları anlaşılan bu çiftten, yukarıdaki yazıların yardımı ile kadının. Avgusta yâni imparatoriçe Zoe, erkeğin ise “Romalıların hükümdarı imparator Konstantinos Monomahos” olduğunu öğrenmek kabildir. Fakat şu var ki, bu tablonun, ömürlerini huzur içinde geçiren sofu bir hükümdar çiftini tasvir ettiği de zannedilmemelidir. Nitekim biraz dikkat edildiği takdirde bu mozaik tabloda bir takım garip hususiyetler sezmek mümkündür. Meselâ, Zoe’nin elindeki tomardaki yazının, Konstantinos adını meydana getiren ilk harfleri gayet intizamsız olduktan başka, imparatorun başının yukarısındaki yazının ilk satırında görülen ismi de aynı intizamsızlığa sahiptir.

Şu halde bu mozaik resimlerde, imparatorun adının değiştirilmiş olduğu açıkça belirmektedir. Fakat değişiklik bu kadarla kalmamış ve imparatorun unvanını bildiren yazının intizam ve güzelliği ile âdeta tezat teşkil eden Monomahos lakabının da dördüncü bir satır halinde, imparatorun başını çevreleyen halenin yanına sıkıştırılmasına çalışılmıştır. İmparatorun başının etrafındaki intizamsız kazıntı izi de yüzün tamamen değiştirildiğini açıkça belli etmektedir. Neticede bu hususta şuhu söyleyebiliriz ki, büyük bir yortu münasebetiyle bir “apokombion” yani miktarı önceden tespit edilmiş bir bağışda bulunan ve bu hediyeyi ebedileştirmek üzere Ayasofyanın bu köşesine karısı ile birlikte resmi yapılan imparator, bugün simasını gördüğümüz ve adını okuduğumuz Konstantinos Monomahos, yani IX. Konstantinos değildir. Bu tabloda aslında ismi ve portresi bulunan şahsın hâtırası yok edilmiş ve onun yerini bir başkası almıştır. Diğer taraftan imparatoriçenin ismi ve yüzü değişmediğine göre, bu hadisenin onun sağlığında cereyan ettiğini tahmin etmek yanlış olmaz. Belki ilk bakışta göze çarpmayan bu ufak teferruatın arkasında, Bizans sarayında cereyan etmiş bir kaç perdelik bir dram mevcuttur ki, şimdi burada onu hülâsa etmeğe çalışacağız.

İmparatoriçe Zoe Bizans tarihinin belki en silik simalarından birisi olan VIII. Konstantinos’un henüz pek genç yaşda evlendiği “asil, iyi kalpli ve güzel karısı” Helena’dan dünyaya gelen üç kızından ortancası idi. Konstantinos bütün ömrü ve saltanatı boyunca sadece kendi tatlı canını ve eğlencesini düşünmüş olduğundan, hiçbir zaman kızlarını evlendirmeği ve böylece tahta bir erkek vâris teminini hatırına getirmemişti. Amcaları ve babaları tahtta bulunduğu müddetçe sarayda yıllarını geçiren pencerelerden Zoe’yi yaşlandığı bir sırada gören Bizanslı vakanüis Psellos, onun “asil tavırlı, muntazam vücutlu, zeki ve saygı telkin eder görünüşlü” bir kadın olduğunu kaydettikten sonra portresini şöylece hülâsa eder: “Zoe, tombul ve narin yapılı idi, kalın kaşlarının altında güzel iri gözleri, hafifçe kemerli bir burnu ve sarı saçları vardı ve bilhassa vücudu, âdeta göz kamaştırıcı bir beyazlıkta idi.” Zoe’yi ellisini geçkin olduğu bir sırada gören Psellos, bu portreyi, “o sırada Zoe’nin yaşını tahminin güç olduğunu” bildirerek ve “yüzünde hiçbir kırışık bulunmayan bu kadının pürüzsüz ve gergin cildi ile âdeta bir genç kız görünüşüne şahin olduğunu” yazarak tamamlamaktadır.

Hayatının ilk elli yılını sarayın kadınlara mahsus dairelerinde, tembellik süs ve eğlence ile geçiren Zoe, harikulade olduğu anlaşılan vücud ve cildine marazî bir merakla itina göstermeğe devam ederken, babası VIII. Konstantinos da 9 Kasım 1028 de hastalanarak yatağa düşmüş ve artık ölümün yaklaştığını hissettiğinden devletin idaresini ele alacak bir vârisin lüzumunu nihayet duymuştu. İhtiyar imparator bunun çaresini gayet kolaylıkla buldu. Ortanca kızma bir koca aramakla işe başladı. Etrafındaki dalkavuklar, enerjik bir kimsenin idareyi ele almasını istemediklerinden ortaya manialar atmaktan geri kalmıyorlardı. Fakat vakit dardı. Nihayet imparator, yaşlı bir asili, Romanos Argyros’u kızma bir koca, tahtına bir varis olarak uygun gördü. Yalnız bu projenin yerine getirilebilmesine bir mâni vardı: Romanos evli idi ve karısından ayrılmak fikrinde değildi. Mamafih bunun da çaresi bulundu, kendisine, derhal karısından ayrılıp Zoe ile evlenmediği takdirde mil çekilmek suretiyle gözlerinin kör edileceği tebliğ olundu. Romanos kararında inat etmiş olmalı ki, çok sevdiği kocasının felâketine sebep olmak istemeyen fedakâr karısı, bu meseleyi kendiliğinden halletti, ve bir manastıra kapanmak suretiyle kocasını serbest bıraktı. Serbest kalan Romanos ile Zoe’nin düğünleri derhal yapılmış ve bir kaç n sonra da Konstantinos’un ölümü üzerine damadı, III. Romanos adı ile imparator ilân edilmiştir.

Altmışını geçkin olan yeni imparator ile “boşuna heba ettiği zamanı” telafiye çalışan eşi, evlilik hayatlarının başında hayli gayelere sahip bulunuyorlardı. Bunlar arasında yeni bir sülâle kurmak arzusu da vardı. Devrin tarihçilerine göre başlangıçta bu husus hayli gayret sarf etmelerine ve bir çok ilâçlara başvurmalarına rağmen bir netice elde edemeyince III. Romanos artık bu arzudan kati surette vaz geçmiş ve derhal karısını ihmale başlamıştı. Hiç de öyle askerî sahada bir kahraman olmağa yeltenen imparator, ordusu ile bir maceraya atılırken, Zoe saraydaki genç memurlar arasında bir kaç âşık buluyor ve neticede bunlardan bir tanesini, saray hadımlarından İoannes’in kardeşi Mihailos’u hepsine tercih ediyordu. Bu gene, yakışıklı, son derece güzel, zarif ve zeki ve o derece de çapkın delikanlı, yaşlı imparatoriçeyi öylesine nüfuzu altına almıştı ki, kısa bir zamanda aralarındaki münasebet aleniyete dökülmüştü. Askerî sahada bir kahraman olamayacağını da acı bir tecrübe ile öğrenmiş olan Romanos, bu sefer faaliyetini dinî sahaya çevirip, muazzam masraflar ile şimdiki Samatya semtinde Sulu manastır ermeni kilisesinin yerinde Peribleptos adında muhteşem bir kilise ve manastır inşasına girişirken, imparatoriçe ile Mihailos arasındaki samimiyet o derece artmıştı ki, kadın genç aşığına tahtta yanında yer vermekten, basma taç giydirmekten ve bu gibi hareketleri tekrarlamaktan çekinmiyordu. En sonunda bu vaziyetten istemiye istemiye “haberdar” olan fakat yine de bu “ihbar” a inanmayan imparator, Mihailos’a bir kaç sual sormak ve verdiği cevapları tatminkâr bulmakla iktifa ederek bu işi daha fazla kurcalamamağı tercih etmişti. Romanos’a bu durumu haber veren mahdut yakınlarının bazılarının kısa ara ile ölmeleri, bir tanesinin de sürgüne yollanmasından sonra artık huzursuzluk yaratacak bir unsur kalmamış ve sarayda herkes rahata kavuşmuştu.

Bu sıralarda imparator Romarnos hastalandı ve çok geçmeden vücudunda yaralar açıldı, Artık “gülmeği unutmuş ve herkese karşı itimatsızlık duymağa başlamıştı.” İhtiyar hükümdarın kısa bir zaman içinde yüzü şişmiş, soluğu sıklaşmış, rengi sararmış ve saçları dökülmüştü. İmparatorun, tesirini ağır ağır gösteren sinsi bir zehirle ölüme sürüklendiği o zaman herkes tarafından bilinen bir vakıa idi., Zoe’nin serbest kalması için kocasının ortadan kalkması icap ediyordu. 1034 yılının 11 Nisanını 1 2 ye bağlayan gece, Romanos hasta haline rağmen saraydaki hususî havuzuna girmişti. Artık çıkmak istediği sırada güya koluna girmek için havuza inen birkaç hizmetkârı, imparator âdeti üzere son bir defa daha kafasını suya daldırdığında, birdenbire üzerine çullanmışlar ve nefesi kesilinceye kadar suyun içinde tutmuşlar ve sonra da o vaziyette havuzda bırakarak bitmişlerdir. Merhameti galip gelen başka bir hizmetkâr tarafından sudan çıkartılan imparator, ağzından siyah bir kan boşanarak can verirken, Zoe daha onun tamamen son nefesini vermesini beklemeden, âşığını imparatorluk alâmetleri ile donatarak yanında tahta oturtmuştu bile. Ve ertesi gün sabahleyin, önce yeni imparatorun, IV. Mihailos’un taç giyimi töreni yapıldıktan sonra ölenin cenazesi kaldırılmıştı.

Yeni imparator ile Zoe’nin aşkları (!) uzun sürmedi. Psellos’a göre, karısının ilk kocasına yaptığını kendi üzerinde de tekrarlamasından korkan Mihailos, bir taraftan memleketi oldukça enerjik surette idare ederken, bir taraftan da karısından uzaklaşmağa gayret ediyordu. Onu saraydaki dairesinden çıkmamağa mecbur ediyor ve yanına gitmekten de sakınıyordu. Mihailos’un böyle bir vaziyet almasında, kardeşi hadım İoannes’in sözlerinin müessir olduğunu sezen Zoe, bu tehlikeli rakipden kurtulmak için bir kere daha zehire başvurmakta tereddüt etmedi. Fakat bu defa muvaffak olamadıktan başka, karısının zehirlerle ovnamasından fena halde ürken Mihailos da ondan daha fazla uzaklaştı. Zaten genç imparatorun eskiden beri mevcut olan sarası artmış, gerek sara nöbetleri gerek ise vicdan azabı yüzünden daimî ruh buhranları içinde bulunan imparator selâmeti dinde bulduğundan, Zoe’den büsbütün uzaklaşmıştı. Halbuki kardeşi hadım İoannes bu vazivetten memnun değildi. Eğer Mihailos’a bir şey olacak, olursa kendisinin derhal saraydan süpürüleceğim biliyordu. Bunu önlemek üzere de tahta kendi ailelerinden bir vâris bulmaktı. Yâni, tahtın meşru sahibi Zoe olduğundan, onun evlât edineceği şahıs Mihailos’a bir şey olduğunda imparator ilân edilecekti. Şu halde kendi ailesinden bir fert bulmak ve bunu Zoe’ye kabul ettirmek lâzımdı. Bu dâhiyane fikir mükemmel tatbik olundu, İoannes ile Mihailos’un kızkardeşleri Maria’nın oğlu ve muhafız kıtası kumandanı genç Mihailos, Zoe tarafından evlât edinildi ve törenle veliahd ilân olundu. Gitgide hastalığı artan imparator ise ölmeden günahlarının kefaretini ödemek için şehrin Anadolu yakasında hekim azizlerden Kosmas ve Darhianos adlarına büyük bir kilise inşa ettiriyor, diğer manastırları tamir ettiriyor, düşkünler, keşişler ve tövbekâr fahişeler için yurtlar yaktırıyordu. Uzun zamandan beri alakadar olmadığı Zoe’den tamamen sıyrılan Mihailos, sonunun yaklaş-tığını hissedince bir gün sessizce saraydan silinivermiş ve kendisini yeni yaptırdığı manastıra naklettirmişti. Psellos’un bildirdiğine göre imparatoriçe bu haberi alınca derhal onun yanma koşmuştu. Fakat rahip elbiselerini giymiş olan Mihailos bu kadının yanına sokulmasını menettiğinden Zoe’nin bu teşebbüsü bir netice vermedi ve 10 Aralık 1041 günü ölen Mihailos’da manastırının kilisesine sessiz sedasız gömüldü.

Vaktiyle babası tersanelerde kalafatçılık yaptığından kendisine de “Kalafatçı” lâkabı verilen genç Mihailos bunun üzerine imparator ilân edilmiş ve böylece amcası hadım İoannes’in dâhiyane entrikası zahiren muvaffak olmuştu. Zahiren diyoruz, çünkü hiç kimsenin hesaba katmadığı bir faktör vardı ki o da tahta çıkan delikanlının düşünceleri idi. İdareyi eline alır almaz Mihailos’un ilk işi, kendisine bu mevkii temin eden dayısı İoannes’i sürgüne yollayarak başından atmak ve onun yerine diğer bir dayısını kendisine müşavir ahmak oldu. Bunu, anneliği Zoe’ye karşı korkunç bir kin takip etti. Bu haris fakat belki de ciddi bir takım Islahat fikirlerine sahip tecrübesiz genç, bu kadının tahta ortak olmasına tahammül edemiyordu. Mihailos önce Zoe’yi sarayda hapsettirdi ve kısa bir zaman sonra da onun tehlikeli. Hır zehirleyici olduğu rivayetini çıkartarak 18 Nisan 1042 gecesi huzuruma getirtti ve sorguya çekti. Zoe taraftarlarının ve Pseİlos’un yeni imparator tarafından tahtı ele geçirmek için çevrilmiş bir dolap olarak kabul edilen bu isnad bitaraf bir’ gözle bakıldığında herhalde yersiz değildi. Düşüncelerini açığa vurmakta acele eden Mihailos’un emri ile derhal o gece Zoe yanında bir hizmetçi ile Büyükada’daki bir manastıra sürülmüş ve ertesi sabah da V. Mihailos tek başına idareyi eline almış daha doğrusu aldığını zannetmiştir.

Halk ve bilhassa kadınlar bu vaziyeti hoş karşılamamışlardı. Ertesi gün sokaklarda, “Tahtı yedi cedleri imparator olan dedelerinden tevarüs etmiş olan o kadın nerede?”, “Bir türedi o asil kadına karşı el uzatabilmeğe nasıl cesaret edebildi?” diye haykırarak imparatorluk sarayına doğru ilerleyen kalabalık, evvelâ genç imparatorun, ailesinin konağını yağma ve tahrip etmiş ve Zoe’nin uzun yıllardan beri bir manastırda yasayan kızkardesi Theodorâ’yı buradan çıkartarak Ayasofva’da imparatoriçe ilân etmiştir. Mihailos vaziyetin fenava“ gittiğini, görerek derhâl Zoe’nin geri getirilmesini emretmiş fakat sarayın aksam üstüne doğru halkın eline düşmesi üzerine genç imparator akıl hocası dayısı ile birlikte bir kayıkla kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Şehrin Marmara tarafındaki surları boyunca giden iki kacak, Yedikule civarında tekrar karaya çıkmışlar ve burada bulunan büyük Studios manastırına iltica etmişlerdi. İstanbul’un fethinden bir müddet sonra camiye çevrildiğinden İmrahor İlyas bey camii adını alan ve şimdi haran bir halde bulunan bu manastım kilisesinde emin bir melce bulduklarını zanneden Mihailos ve dayısı burada derhal rahip elbiselerini giymişlerdi. Bizans’da eskidenberi bazı büyük kilise ve manastırların iltica dokunulmazlığı vardı. Yâni, ne derece ağır bir suç işlemiş, olursa olsun bir kimse bu gibi yerlere sığındığında, buradan çıkartılıp cezalandırılmazlardı. İşte iki kaçak da böylece canlarını kurtardıklarını ümid ediyorlardı. Zoe ve bilhassa Theodora taraftarlarının tahrikleri ile kiliseye zorla giren halk, genç Mihailos ile müşavirini, kilisenin mihrabı önünde mukaddes masanın dibine sığınmış olarak buldu. Psellos’un anlattığına göre, iki zavallının etrafını çeviren bu kalabalık bir türlü onlara el uzatmağa cesaret edemiyordu. Nihayet akşama doğru şehrin yeni valisi buraya geldi ye eski imparator ile dayısına dışarı çıkmalarını emretti. Bu emre itaat etmemeleri üzerine, halk her ikisinin de üzerine atılarak ve bacaklarından sürükleyerek dışarı almış, bin bir hakaretle sokaklarda dolaştırmağa başlamış ve bu hal, saraydan yollanan bir cellât ile karşılaşılıncaya kadar devam etmiştir. Bu cellât suçluların gözlerini kızgın demirle kör etmek emrini almış bulunuyordu. Derhal orada, sokak ortasında bu korkunç ceza yerine getirildikten sonra iki perişan insan enkazı Sakız ve Sisam adalarındaki manastırlara yollanmış ve dramın perdesi de böylece kapanmıştır.

Rivayet ederler ki, kızkardeşi Theodora’dan nefret eden Zoe, genç Mihailos’u kurtarmağa çok çalışmış fakat beriki daha atik davranarak, halkın galeyanından istifade suretiyle hem Mihailos’u ve onun ailesini mahvetmiş, hem de kendisine imparatoriçe unvanını verdirmiştir. Bir müddet Bizans imparatorluğu yaşları altmışı geçkin olan bu iki kadının elinde kaldı. Fakat ikisi de ne mâliyeden ve ne de politikadan anladıklarından devlet bir uçuruma gitmeğe başlamıştı. Saray bir taraftan dalkavuklar ile dolarken hazine de mütemadiyen boşalıyordu. O sırada 65 ine gelmiş olan Zoe’nin tekrar evlenmesinden başka bir çare kalmamıştı. Ciddî bir erkek idaresinin felâkete sürüklenen devleti uçurumun kenarına gelmeden belki tutabilmesi mümkün olacaktı. Yalnız şu var ki, onun aradığı, sert, enerjik ve bir hamlede bu “ihtiyar kadınlar saltanatına” son verebilecek tiynette bir koca delildi. Zaten zavallı Mihailos’un başına gelenlerden sonra hiçbir erkek buna cesaret edemezdi. Zoe’nin ilk bulduğu namzet ilk kocası gibi evli olduğundan, karısını bırakması gerekiyordu. Fakat yumuşak başlılığı sayesinde tahta oturacak olan kocasını Zoeye bırakmak istemeyen karısı bu namzedi zehirlemek suretiyle ortadan kaldırınca, Zoe yeni bir namzet daha aramak zorunda kaldı. Bu defa tercihi ilk kocasının akrabalarından Konstantinos Monomahos üzerinde toplandı. Her bakımdan cazip ve yakışıklı bir erkek olan Konstantinos uzun yıllardan beri sakız adasında sürgünde bulunuyor Evvelce iki defa evlenmiş olan bu adam, sürgünde iken Skelerana adında genç ve güzel kıza âşık olmuş ve “konuşması kadar da dinlemesini bilen” bu kızı metres yapmıştı. Konstantinos 11 Haziran 1092 de başkente geldi ve muhteşem bir törenle Zoe ile evlendi. IX. Konstantinos adı ile tahta oturan yeni imparator, lüzumundan fazla cömert, güler yüzlü, sevimli, konuşmasını iyi bilen, yakışıklı, son derece kuvvetli fakat zarif yapılı, ince hatlı, açık renk tenli velhasıl hoş, güzel ve zeki bir erkekti. Ve böyle bir erkeğin artık iyice çöken Zoe ile ömrünü tüketmesine ihtimal verilemezdi. Nitekim daha evlendikleri gün Konstantinos karısından sevgilisi Skelerena’yı başkente getirmek için müsaade almıştı. Skelerina için derhal bir saray inşa ettirildi. Bir müddet sonra da artık zahiri gizlemeğe hiç lüzum kalmamış olacak ki Skelerena’nın resmen imparatorluk sarayına yerleşmesinde bir mahzur görülmedi ve Zoe de bu durumu gayet tabiî karşıladı. Hatta o derece ki, rivayete göre imparatorun dairesi Zoe ile Skelerana’nınkinin ortasında bulunuyordu…

Bu üçlü hayat Skelerena’nın ani bir hastalık sonunda ölümüne kadar böylece devam etti. Sevgilisinin kaybı üzerine Konstantinos yeni metresler bulmakta zorluk çekmedi. Bunlardan bilhassa bir tanesi, gözlerinin harikulâde güzelliği ve teninin beyazlığı ile temayüz eden bir Kafkas prensesi, Konstantinos’u öylesine kendine bağladı ki, imparator devletin bütün hazinesini ona bağışlamakta tereddüt etmedi. Devamlı çapkınlıkların çökerterek nihayet bir insan enkazı haline getirttiği yakışıklı kocasının son perişan halini Zoe göremedi; 1050 yılında öldüğünde yaşı yetmişi geçkin bulunuyordu.

İşte Ayasofya’daki mozaikte görülen kadın bu Zoe çehresi mevcut olan imparator da Konstantinos Monomahos’dur. Fakat isimlerde bariz bir kazınma ve erkeğin başının etrafında tahrip izleri olduğuna göre, bu tablo aslında Zoe’nin ilk kocalarından birini belki Romanos’u veya belki de Mihailos’u tasvir ediyordu. Bu hususta ortaya atılan ilmî teorilerin münakaşası ise İstanbul’un bir abidesinin gerisindeki tarih sahifesini belirten bu yazımızın çevresi dışında kalmaktadır.

]]>
http://www.ucuztarih.com/yazi-dizisi/bizans-istanbulundan-merakli-sayfalar-1/feed/ 0