Sora soruştura öğrendik ki, bir röportaj konusu edilmeğe lâyık bu okul, İstanbul’un Fatih semtinde imiş.
Gittik bulduk.
Müdüre hanım bizi, rahmetli foto Cemal ile beni, umduğumuzdan aşırı bir nezaketle karşıladı, Biz Amerikan petrol kralı Rockefeller tarafından Türkiye’de kurdurulan bu “Ziyaretçi Hemşireler Okulu” nun bu memlekette ne iş göreceğini öğrenmek istediğinizi açıkladık. Müdüre hanım bize:
— Efendim, dedi, Mister Rockefeller’in verem hastalığına karşı özel bir alerjisi vardır. Türkiye’yi de nedense çok seviyor. O yardım bize, Türk veremlilerine yardım etmemiz için yapmış!
— Yaa! Allah razı olsun… Peki bizim veremlilere nasıl yapılıyor bu yardım?
— Ben size boşuna izahat vermeyeyim diyor. Şimdi birazdan bir ziyaretçi hemşiremiz vazifeye çıkacak, İsterseniz onunla beraber gider, nasıl çalıştığımızı, neler yaptığımızı görürsünüz!
Biz de:
— Hay hay! Deyince müdire hanım zile basıp vazifeye çıkacak olan “Ziyaretçi Hemşire”yi çağırıyor.
Gelen lâcivert üniformalı be yaz bluzlu ve lacivert bonesinin beyaz yuvarlak kırmızı hilalli şeker gibi bir hemşire!
Öyle ki, insanın hiç değilse “Kardeşim” diye sarılacağı gelir!
Biz, müdire hanımın kendisine verdiği izahat ve talimat üzerine, işte bu hemşire ile yola çıktık.
Dünyanın o devirdeki en yüksek arabalarından birine binerek, Edirnekapı’sı dışına gittik.
Elinde ufacık, maroken bir çantacık taşıyan hemşire, “Ziyaretçi Hemşireler Okulu”nun Napolyon kadar şatafatlı giyinmiş resmi şoförüne
— Burada durunuz! Kumandasını verdi.
Ve biz arabadan inip İstanbul’un Bizanslılardan kalma meşhur sur kalıntılarına doğru yürüdük.
Bu; tepeleri dökük dişlere dönmüş sur harabelerinin diplerindeki oyukların kemerimsi metallerine kapı yerine birbirine eklenmiş çuvallardan yapma perdeler çekilerek bir kısım bedbaht vatandaşlarımız tarafından birer “ikametgâh” olarak kullanıldıklarını o gün ilk defa görüyordum.
Kapı vazifesi gören bu çuval perdeleri ardında Bizans’tan kalma sur yıkıntılarının alt inlerinde rutubetli toprak üzerinde yirminci yüzyıl Türkiye’sinin aileleri (!) yaşıyordu.
O zamanın vatman aileleri; biletçi aileleri; posta müvezzi aileleri; işçi aileleri… ve daha bilmem ne aileleri…
Ömrümüzde “ziyaretçi hemşire” olduğu halde bu aileleri ziyaret ettik.
Her girdiğimiz oyuk insan ve insanlık sefaletinin anlatılması hem lüzumsuz hem de imkansız manzaraları ile tıka basa dolu idi.
Girdiğimiz her oyuğun çıplak toprağı üzerinde neden onun altına girdiklerine şaşılacak kadar bitik insancıklar oturuyordu. Bu insancıkların bilmem kaçıncı derece verem olduklarını anlayabilmek için doktor olmaya, derece koymağa, nabız yoklamağa lüzum yoktu. Zira hepsini yiyip bitirmekte olan fizyolojik felaket hiç bir röntgenin göstermeyeceği kadar meydan da idi.
Bizim “Ziyaretçi hemşire” bu tarih harabeleri altında kalmış insan harabelerine; maroken çantasından çıkardığı bazı ilaçlarla bol bol öğütler veriyordu:
— “… Fakat bu ilaçlar yetmez. Sizin açık havada yaşamanız; bol gıda almamış et yumurta meyve yemenin lazım!”
Ben; insanları ihtilallık edecek çapta kudurmuş bir öfkeyi hayatımda ilk defa o oyuklarda bizim öğütleri veren “Ziyaretçi Hemşire”ye dikilmiş gözlerde gördüm.
Nasihatleri dinlerken yediden yetmişe kadar hepsi “Ziyaretei Hemşire” ye de rahmetli foto Cemal’e de bana da fena çok fena bakıyorlardı.
Onlara bakarken kulaklarıma şuuruma ve yüreğime şehrin uzak velvelelerinden vaktiyle kim bilir kaç meydanda dinlemiş olduğum bir takım sloganlar geliyordu:
— “Biz bize benzeriz!
— Birimiz hepimiz için!
— Durmayalım düşeriz!
— İmtiyazsız sınıfsız; kaynaşmış bir kütleyiz!”
O lâflarla benim oyuklarda gördüğüm gerçekler arasında korkunç çelişmeler vardı.
Sefalet belki onunla önlenmeyebilir; fakat onunla alay edemezdi.
Eğer insanların olsaydı; açık havada yaşamak bol gıda almak; et, yumurta, yağ yemek için o insanların o bizim insan insancıklarımızın milyarder Rockefeller’in ziyaretçi hemşiresinden öğüt beklemeye ihtiyaçları mı vardı?
Oyukların dördüncüsünden çıkarken midemde bin bin buruk ve müziç düşün cenin yarattığı asabi bir bulantı belirdi.
Eşsiz güzelliğini artık çoktan görmez olduğum “ziyaretçi hemşire”ye:
— “Biz dedim göreceğimizi gördük. Sizin nasıl bir hizmet ila edeceğinizi de anladık.” Ve elimi uzatarak ilâve ettim:
“Müsaadenizle!” Böylece ayrıldığımız zaman rahmetli foto Cemal:
— “Bravo üstat dedi paçayı iyi kurtardık. O hemşire oralarda daha fazla dolaşırsa onu döverler.”
Matbaaya dönüp “Sefaletin elle tutulduğu yerlerde” başlığı altında hayatımın ilk röportajını yazmaya başlarken ağlıyordum.
Aslında henüz esaslı hiç bir şey öğrenememiş fakat bir takım müthiş gerçekleri anlamıştım. Biz hiç de sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kütle değildik. Bizim birimiz ger çekten hepimiz için değildi. Ve bizim bize benzeyişimizin de övünülebilecek hiç bir tarafı yoktu.
Ve sonra benim bütün hayatımda her şey o yazılar çıkarken oldu.
Ötesini ilerde anlatacağım. O olayların ilki Nazım Hikmet’in beni matbaa da ziyareti idi. Odama gelmiş karşıma dikilmiş:
— “Kalk sana sarılmak seni öpmek istiyorum!” Demişti.
Kendi söylediğine göre pek çok sevmiş o yazıları!
— “Sana ziyafet çekeceğim bu akşam” dedi.
— “Nereye istersen gidelim; ne istersen ne kadar istersen iç bendensin bu akşam” dedi.
Ve Nazım’la uzun uzun oturuşumuz ilk defa o gece oldu.
— “Sen o Reckefeller”in Amerika’da kaç işçinin başını yediğini biliyor musun?” diyordu.
— “Sömürgeci petrol kralının Türkiye’yi de sömürmek için yaptığı sözde beşeri numarayı yutmadığına bayıldım!” diyordu. Ben ise —takdirlerden elbette ki haz duymakla beraber— onun yazılarımı niçin o kadar çok beğendiğini o gece anlayabilmiş değildim.
Fakat sonradan anlayabildiğim bir gerçek var: O gece Nazım benim komünistliğime ben ise onun vatanperverliğine inanmıştım!
(Devamı Var)